
Ekonomiyi konuşurken çoğu zaman rakamlara bakıyoruz. Enflasyon, faiz, döviz, borsa, büyüme… Oysa ekonominin belki de en önemli unsurlarından biri bilançolarda görünmüyor, o da güven..
Ben bunu yıllardır söylüyorum: Ekonominin yalnızca para ve rakamlardan ibaret olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı. Bir ekonomik sistemin gerçekten güçlü olup olmadığını anlamak için insanların o sisteme ne kadar güvendiğine de bakmak gerekiyor.
Son dönemde yatırım fonlarıyla ilgili yaşanan gelişmeler bu açıdan dikkat çekici. Sermaye Piyasası Kurulu, 17 Eylül 2026 tarihli kararlar doğrultusunda 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verildiğini açıkladı. MKK kayıtlarına göre söz konusu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.
Bu gelişmenin hukuki boyutu, ilgili inceleme ve süreçler üzerinden ortaya çıkacak. Fakat ekonomi açısından bundan bağımsız olarak daha temel bir soru var: Finans piyasalarında güven nasıl korunur?
Bir insan parasını yatırım fonuna yatırdığında yalnızca bir finansal ürün satın almaz. Parasını yöneten kuruma, denetim mekanizmasına ve piyasanın kurallarına güvenmiş olur. Bu nedenle bir piyasada yaşanan sorunların etkisi sadece doğrudan finansal kayıpla sınırlı kalmaz. Yatırımcının sisteme bakışı da bundan etkilenir.
Burada “ahlak ekonomisi” kavramı önem kazanıyor.
Finansal piyasalarda her şeyin kanunla düzenlenmesi mümkün değil. Hukuk, neyin yasak olduğunu belirler. Fakat bir finans profesyonelinin sahip olduğu bilgi avantajını nasıl kullandığı, müşterisinin çıkarını ne ölçüde gözettiği veya kısa vadeli kazanç uğruna piyasanın güvenini ne kadar riske attığı aynı zamanda bir etik meselesidir.
Üstelik bu yalnızca finans kuruluşlarının sorumluluğu da değildir. Yatırımcının da kendi sorumluluğu vardır. Yüksek getiri beklentisinin yüksek risk taşıyabileceğini bilmek, anlamadığı bir ürüne yalnızca çevresinden duyduğu için yatırım yapmamak ve geçmiş performansın gelecekteki getiriyi garanti etmediğini kabul etmek yatırımcının da görevidir.
Asıl mesele para kazanmak değil. Para kazanırken hangi sınırların kabul edildiğidir.
Bir yatırımcının yüksek getiri elde etmesi tek başına sorun değildir. Piyasaların temelinde zaten risk alanın ve doğru karar verenin ödüllendirilmesi vardır. Sorun, bazı aktörlerin sahip olduğu bilgi, erişim veya imkânların piyasanın adilliğini bozacak şekilde kullanılmasıdır.
Benim yıllardır üzerinde durduğum nokta da tam olarak bu: Ekonomide her şeyin parasal bir karşılığı olmayabilir.
Bir finans kuruluşunun bilançosunda güven ayrı bir kalem olarak görünmez. Bir yatırımcının piyasaya olan inancı bilançoda yazmaz. Fakat bunların kaybedilmesi, rakamlarda görünen birçok maliyeti beraberinde getirir.
Bu nedenle sağlıklı bir sermaye piyasasının ölçüsü yalnızca borsanın yükselmesi veya bazı fonların yüksek getiri sağlaması değildir. Daha önemli olan, yatırımcının kuralların herkes için aynı şekilde uygulandığına inanmasıdır.
Çünkü güven kaybolduğunda sermayenin maliyeti de yükselir. Yatırımcı daha temkinli davranır, risk iştahı azalır ve piyasaya yeni sermaye girişi zorlaşabilir. Şirketler açısından da sağlıklı çalışan sermaye piyasalarının sunduğu finansman imkânları önemini kaybedebilir.
Kısacası güven, ekonominin görünmeyen ama son derece gerçek bir sermayesidir.
Bugün fonlarla ilgili tartışmaları yalnızca “kim ne kadar kazandı?” sorusuyla okumak eksik kalır. Daha önemli soru şudur:
Bu sistem yatırımcıya ne kadar güven veriyor?
Ekonominin uzun vadeli başarısı yalnızca daha fazla para kazanmakla değil, insanların birbirlerinin ekonomik davranışlarına güvenebilmesiyle mümkün.
Para piyasada dolaşır. Sermaye büyür. Şirketler yatırım yapar. Yatırımcılar getiri elde eder.
Ama bütün bunların arkasında görünmeyen bir şey vardır:
Güven.
Ve benim yıllardır söylediğim gibi, güvenin olmadığı yerde en gelişmiş finansal sistem bile uzun vadede sağlam kalamaz.
Muhammed Yenice

