
”Taktik, yapacak bir şey varken ne yapacağını bilmektir. Strateji ise yapacak bir şey olmadığında ne yapacağını bilmektir.” demiş ünlü satranç ustası Savielly Tartakower.. Taktik ve stratejiden yoksun olduğumuz durumlarda ise sonunu düşünmeden anı kurtarmak amaçlı adımlar atmanın tehlikesinden bahsetmemiş. Yani oyunun anlık hamlelerle kurtarılamayacağından bahsetmeye ihtiyaç dahi duymamış. Satranç akıl oyunu olduğundan sanırım.
Günümüz ekonomi yönetimlerini geçmiş ekonomi yönetimleri ile kıyaslamak doğru değil. Öncelikle ekonominin içinde barındırdığı insan faktörünün değişkenliği sebebiyle analizleri rayına oturtabilmek önem arz ediyor fakat ekonomiyi klasik veya geleneksel dinamiklerinden koparmaya çalışmak da aynı şekilde bana doğru gelmiyor. Bir bilim dalını evirmeye çalışmak ile yönetim şeklini geliştirmek, farklılaştırmak bağımsız konulardır. Bilim dalını evirmeye çalışmaktansa yönetim şeklini geliştirmek daha uygar ve basiretli olarak değerlendirilebilir. Kolay olmadığı için tercih edilmediği düşünülse de bir yandan malumat ve marifet gerektirdiğinden yapılamadığını da kabul etmek gerekiyor..
Ekonomik kırılganlık ve risklerin çok fazla olduğunu yadsıyamayız. Yaklaşık 6 yıldır yaşanan en büyük kırılganlık ise yerli paradan kaçış. Burada döviz türleri veya farklı emtialara yönelim olduğunu ilgili döviz veya emtiaların değeri ile değil de yerel para biriminin değersizliği ile değerlendirmediğimiz için çözüme ulaşamadığımızı düşünüyorum. Süre gelen dönemlerde faiz, dış politika, siyasi ilişkiler, enflasyona sebep olduğuna inanılan maaş artışları, stokçuluk ve kredi kullanımı konuları ile uğraşırken paranın değer kaybını görmezden geldik. Ekonomi ise bunun faturasını ise alım gücüne kesti. Geldiğimiz noktada baskıladığımız tüm parametreler baskılandıkları yerden daha büyük bir cüsse ve daha büyük etkiler yaratarak kalkıyor.
Yerel seçimler yaklaşırken döviz kurlarının baskılandığı gözlemleniyordu ki TCMB tarafından atılan adımlar ekonomide olumsuzluk yaratacak etkilerden kaçınmaya yönelik olmaya başladı. Önlem alınması olağan görünse de seçimlere kadar alınacak önlemler olduğu inanışı önlemlerin etkisini azaltıyor. Yani serbest bırakmaktan ziyade baskılamaya kalkmak ileride doğacak daha büyük risklerin habercisi olabilir. Yatırımcılar bu durumu uzun yıllardır tecrübe ediyor. Henüz döviz kurlarını baskılayarak bu yükselişe engel olamayacağımızı kavrayamıyoruz. Çünkü yerel paranın değerini kazanmaktansa, yabancı para veya emtiaları değersizleştirmeye çalışıyoruz. Marifet eksikliği tam olarak burada ortaya çıkıyor. Malumat eksikliği ise paranın değerini nasıl hesaplamamız gerektiğini bilmediğimizden kaynaklanıyor. Ben buraya daha önce anlattığım yazımı ekliyorum. Bireysel bir maaş yönetiminden, ülke ekonomisi yönetimine kadar bilinmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum; https://muhammedyenice.com/2022/06/13/paranin-degeri-nasil-hesaplanir/
Konudan çok kopmadan döviz ve diğer emtialarda beklenen yükselişin ateşi harladığını söylemek yanlış olmaz. Şu an farklı bir sebep aramaktan ziyade TL varlıklardan kaçış olduğunu kabul etmek gerekiyor. Buradan sonra asıl çözüme ulaşılabileceğini düşünüyorum. TL’den kaçışı önlemenin reçetesi basit;
1- TL’ye güveni artırmak amacıyla veri yönetiminde şeffaflık (enflasyon, rezerv yönetimi vb.)
2- Güvenli ekonomik ortam yaratabilmek amacıyla vergi ve regülasyonlarda reform yapılması
3- Enflasyonla mücadelede yapılan hataların onarılıp, yeni alınacak aksiyonlarla desteklenmesi (faiz oranlarının uzun süre düşük tutulması sonrası yükseltilmesi hatayı gidermek üzere atılan bir adım olup; ekonomik reformlarla desteklenmelidir)
4- Para basılarak her neyi finanse ediyor isek bu durumun yarattığı enflasyondan kaçınılmalıdır. (Kamu harcamalarının azaltılması enflasyonla mücadelede önemli bir adım olacaktır)
Bazen serbest bırakmak, kısıtlamaktan daha faydalı sonuçlar doğurabilir. Maliyet ve fayda hesaplaması da burada devreye giriyor. Diyelim ki biz dövizi baskılamak üzere rezervlerimizi kullanıyor, ya da rezervlerde döviz yaratmak üzere ödünç alma işlemi gerçekleştiriyoruz. Burada biz rezerv kaybı veya faiz maliyetine katlanıyoruz. Fakat fayda sağladığımız konu geçici bir çözüm. Yani rezervlerin kaybı sonsuz, ancak sağlanan faydanın sonu var ve bu son daha fazla kayba yol açıyor. Farklı bir örnek vermek gerekirse; enflasyonun maliyetlerden ziyade tüketim enflasyonu olduğu inancı ile tüketici ihtiyaçlarını kısıtlıyoruz. Burada maliyetimiz tüketicilerin ihtiyaçlarının kısıtlanması sonucu refah seviyesinde düşüş yaşanmasıdır. Fakat faydamız hatalı analizimiz sebebiyle koca bir sıfırdır. Yani tüketici ihtiyaçlarını kısıtlar, refah seviyesini düşürür fakat maliyet enflasyonu yaşadığımızı kabul etmememiz sebebi ile herhangi bir fayda yaratamayız. Refah seviyesi diğer ekonomik parametreler gibi hesaplanacak bir konu olmasa da örneklendirmekte fayda buluyorum. Gözden kaçırılan refah seviyesinin güçlü ekonomilerde ana gündem maddesi olduğunu kabul etmeliyiz.
Muhammed Yenice

