”Ne Olacak Bu Hayat Pahalılığı”

Son zamanlarda en çok duyduğum şey bu acı soru sanırım. Toplum her konuya canının yandığı yerden yaklaşıyor, haksız da diyemem. Artık geçinmek gelir hesabından ziyade sanatsal bir eyleme dönüşmüş durumda. İnsanların gözünde ışıltıdan ziyade çaresizce mücadele görüyoruz. Yaşananların bir kısmı yanlış yollardan giderek doğruya ulaşmak amacıyla çıkılan yolun sonucu diyebilirim. Bir kısmı Dünya’nın genel gidişatında yaşanan sıkıntılardan kaynaklansa da ahlaki yapımızın da pahalılıkla savaşmaya yetecek seviyede olmadığını üzülerek belirtmeliyim.

Artan maliyetler sebebiyle herhangi bir sektörde yaşanan pahalılığı sorgulama şansımız yok. Çünkü ön görülemeyen enflasyon ortamında sektör sahiplerine %90 oranında yüklenmek hata olur. Gerçekten devlet eliyle belirlenmiş sektörel veya işletme bazında bir sıkıntı var ise ayrı tutuyorum. Haricinde belirli sektörlere suç yüklenmesini doğru bulmuyorum.

Ahlaki seviyemize istinaden sürekli restoranların, alış veriş merkezlerinin, çocukların gittikleri okulların, araç trafiğinin ve benzeri harcamaların yüksek olduğu kalemlere karşı şaşırtıcı yorumlar geliyor. İnsanların buralara harcama yapıyor olmasını kınıyor toplum. Net olarak ifade etmeliyim ki ekonomiyi oyuncağa çevirirseniz daha sonra aldığınız önlemler halkın refah seviyesine darbe vurmaktadır. Türkiye’de insanlar uzun yıllardır döviz bazlı TL’de değer kaybı yaşanması sebebiyle edinmek istedikleri mal ve hizmetleri bir borç karşılığında ediniyorlardı. (kredi kartı veya bireysel kredi çeşitleri). Daha sonra ekonominin raydan çıkmasına istinaden ilgili araçlara kısıtlama getirildi. Şimdi insanların bir kısmı refah seviyesini düşürmemeye çalışıyor, diğer kısmı da düşen refah seviyesinde neyi kurtarabilirse kar sayıyor. Burada çift taraflı düşünüyorum. Kıymetli hocam Prof. Dr. Emre Alkin’in sürekli değindiği ihtiyaçların ve ihtirasların birbirine karıştırılması ve refah seviyesinin ekonomi yönetimi tarafından umursanmaması. İnsanların teknolojik aletlere ulaşmasından tutun da sosyal etkinliklere katılmasına kadar olan tüm giderlerin refah seviyesi kapsamında hesaplanıyor olması gerekir. Sürekli belirttiğim büyüme ve kalkınma farkı da tam olarak bu noktaya işaret ediyor. Sağlıksız büyüme rakamlarına ulaşacağımıza, sağlıklı bir büyüme oranıyla ülkenin refah seviyesini yükseltmeli ve kalkınma trendine geçmeliyiz.

Enflasyonun açıklanan seviyelerde olmadığı biliniyor ve hissediliyor. Burada enflasyon sepetinin her kesime hitap etmemesi ve oranların çeşitlendirilerek anlamını yitirmesi etkili oluyor. Ancak yine de OECD rakamlarına göre Ağustos ayında %72.9 seviyesinde gıda enflasyonu ile ilk sıradayız. İkinci sıranın oranı ise %18 seviyelerinde. Var olan coğrafi konumuzla birlikte gıda enflasyonumuz bu seviyede ise farklı seviyelerin tartışılıyor olması anlamsız geliyor. Zaten enflasyon sepetinden mevsimsel bazda arındırma yapılıp çekirdek enflasyon hesaplandığından oranlar daha yukarı gidiyor. Burada yine finansal okuryazarlığın önemini vurgulamadan geçemeyeceğim. Aksi takdirde bireyden tutun büyük işletmelere kadar önümüzü görmek hayalden ibaret olacaktır. Finans dünyasında olduğum için büyük işletmelerin ve finans uzmanlarının da bazılarının bu konuda yetersiz olduğunu görüyorum. O sebeple skalayı açık tutuyorum.

Ekonomi yönetimini eskisi kadar sert eleştiremiyorum çünkü kaliteli bir ekip olduğuna inancım tam ve enkazın seviyesine göre mucize beklemenin de yersiz olduğunu düşünüyorum. Yüksek ihtimalle yerel seçimlere kadar bu şekilde devam edecek olan ekonominin sonrasında ki kısıtlamalarla refah seviyesini daha da düşüreceğine inanıyorum. Net olarak belirtmeliyim ki bireyler ve kurumların tasarruflu davranması şart. Her şeyin bir sonu var olduğu gibi bu durumun da son bulacağını söylemeliyim. Ancak o güne kadar elimizden geldiğince tasarruflu ve finansal gelişimini tamamlamış seviyede olabilirsek gelecek diğer ekonomik sıkıntılar için şimdiden gardımızı almış oluruz diye düşünüyorum.

Muhammed Yenice

Yorum bırakın